Çiftçi Defteri
    TÜRKİYENİN EN GÜVENİLİR
                GIDA, TARIM ve HAYVANCILIK PORTALI

E-Posta
Şifre
Beni Hatırla    
Ş. Unuttum | Üye Ol
Bugün: 21 Ocak 2020 Salı
Haberler Yazarlarımız Basından Makaleler Günlük Teknik Bilgiler Etkinlikler Foto Galeri Video Galeri
 Şuan Buradasınız: Ana Sayfa »  Yazarlarimiz » 
facebook
Twitter
 ANA SAYFA
 Gıda
 İçecek
 Tarla Bitkileri
 Sebzecilik
 Meyvecilik
 Hayvancılık
 Su Ürünleri
 Orman, Peyzaj
 Organik Tarım
 Çevre, Enerji
 Bilişim, Teknoloji
 Tarım Tedarik
 Ekonomi, Lojistik
 Tarımsal Desteklemeler

Uzun yıllar süren savaşların ardından yorgun ve ekonomik anlamda borç yükü altına girmiş bulunan Osmanlı devleti 19. yüzyılın küresel ekonomik koşullarında neredeyse tümüyle yabancı sermayeye bağımlı bir hale gelmiş bulunmakta idi. Bu durum aynı zamanda politik ve toplumsal yapısını da önemli oranda biçimlendiriyordu.



Ülkemizi önce siyasi ardından ekonomik olarak Osmanlı’dan tamamen farklı bir yapıya dönüştürme kararlılığında olan Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşımızın zafere doğru yol aldığı 1922 yılının Mart ayında yaptığı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturacak olan ekonomi-politik ve sosyal analizlerinde özellikle köylü, çiftçi ve tarım sektörünün geleceğine yönelik şu sözleri dikkat çekiyor(Günaydın, 2008);

·         Sonu gelmeyen savaşlarda insan kaynağı olarak kullanılan Anadolu köylüsü, parçalanmış bir yapı sergilemektedir.

·         Siyasaların tümü köylü aleyhine gelişmektedir. Osmanlı’nın en çok ezilen sınıfı olan köylünün tarımsal üretimi köylünün elinden –neredeyse- karşılığı verilmeksizin alınmaktadır.

Konuşmanın devamı, Cumhuriyet’in uygulayacağı tarımsal siyasaları göstermesi açısından önemlidir. Buna göre;

·         Türkiye’nin mevcut potansiyelinin tarımda olduğu gerçeğinden hareketle, modern tarım teknikleri kullanılarak tarımsal üretim artırılacaktır. Bu, Türkiye ekonomi politiğinin temeli olacaktır.

·         Bu çerçevede çiftçi aleyhine gelişen değişim yöntemleri kaldırılacak, altyapı eksiklikleri giderilecektir.

İşte “Türkiye’nin gerçek sahibi üretici köylüdür” sözü ile ünlenen bu konuşmasında Mustafa Kemal, köylünün, çiftçinin kalkınması ile ülke ekonomisinin düzeltilebileceğini vurgulamakta ve ekonomimize hedef olarak “tarım” sektörünü göstermektedir.

Mondros Mütarekesi'nden sonra Anadolu'nun ve Rumeli'nin çeşitli şehirlerinde, işgallere karşı kurulan milli cemiyetlerin 7 Eylül 1919'da Sivas Kongresi'nde birleştirilmesinden sonra oluşan ve Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Cumhuriyet Halk Fırkası'na dönüştürülen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından, Cumhuriyet’imizin kurulmasına aylar kala ve Birinci TBMM'nin çalışma süresi sona ermeden bir süre önce, 8 Nisan 1923'te Mustafa Kemal tarafından Dokuz Umde (Dokuz İlke) adı verilen genel program niteliğinde bir bildiri yayınlanmıştır. Bildirinin; “egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ve “halkın kendi kendini yönetmesi esastır” temel vurgularının yanında, aşar konusunun düzeltileceği, tütün tarımı ve ticaretinde ulus yararına düzenlemelerin yapılacağı, çiftçinin kredi ve tarım alet ve makinalarıyla destekleneceği ve hammaddesi Türkiye’de bulunan sanayinin teşvik edileceği ifade edilmektedir.

İşte bu ilke ve hedefler doğrultusunda yola çıkılan Türkiye Cumhuriyeti, 1923 yılında siyasi anlamda devrim niteliğindeki kuruluşu ile birlikte geçmişi ile siyasi bağlarını koparmıştır.

Osmanlı’dan devralınan tarımsal yapı, dış pazar göstergelerine duyarlı, ülkenin iç ekonomik göstergelerinden kopuk, dış pazar için üretim yapan adacıklardan oluşan ve kendi yağıyla kavrulan geçimlik ekonomi olarak tanımlanabilir (Toprak, 1998). Bununla birlikte zorlu yıllar ancak tarımsal üretim artırılarak aşılabilecektir. Çünkü tüm bu olumsuzluklara karşın ülke ekonomisi hemen tümüyle tarıma dayalıdır.

1923 yılında ülkenin toplam dışsatımı 50.8 milyon $ iken bunun %86.4’ünü (43.9 milyon $) tarımsal ürünler oluşturmaktadır (Asena, 1981). Aynı zamanda sanayi kapasitesinin son derece yetersiz olması ve kaynak eksikliği nedeniyle, tarım, kalkınmayı sağlayacak sektör olarak seçilmiş, geniş olarak desteklenmiş ve 1927’ye gelindiğinde %27’lik bir büyüme sağlanmıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun yaklaşık %84’ü köylerde oturuyordu ve üretim neredeyse tamamen tarıma dayalıydı. 1923 yılında tarımın GSMH içinde payı %43,1, sanayinin payı %10.6, hizmetler kesiminin payı ise %46.3 idi.

1924 yılında ilk Ziraat Vekaletinin kurulmasıyla tarım sektörü Bakanlık düzeyinde örgütlenmeye başlamış ve gelişiminde önemli bir atılım gerçekleştirilmiştir. 1926 yılında Hayvan Islahı Yasası ve 1928 yılında Buğday Yasası, Zirai Mücadele Yasası, Hayvan Sağlık Zabıtası Yasası’nın bir dizi yasa ile tarım sektörüne verilen önem yasal zemine oturtulmuştur.

1925 yılında ise, tarım ürünlerinin onda birinin ürün olarak alındığı bir vergi türü olan ve tarımsal üretimin önündeki önemli engellerden birisi olan ancak aynı zamanda da bütçe gelirlerinin %22’sini teşkil eden “aşar vergisi” kaldırılmıştır. Aynı zamanda toprak ile ilgili özel mülkiyet benimsenmiş ve vakıf arazileri de hazineye ve özellikle bazı zengin grupların eline geçmiştir. 1927 yılında İzmir’de gerçekleştirilen ve özünde tarımsal kalkınmayı içeren İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar arasında yer alan Tekel Reji İdaresinin kaldırılması ve içki ve tütün tekelinin yerli halka verilmesi ve sonrasında devletleştirilmesi sayesinde Tekel’in ülkeye getirisi 5 kata yakın artırılmıştır.

1927 yılı genel nüfus sayımı sonuçlarına göre Türkiye nüfusu 13,648,270 olup nüfusun %75.8’i köylerde yaşamaktadır. Tarımın istihdamdaki payı ise %81.6 düzeyindedir. Ülkede 1,751,239 tarım işletmesi bulunuyordu ve toprak dağılımı son derece adaletsizdi. Diğer yandan işlenen topraklar 6.6 milyon hektar olup bu değer tüm topraklarımızın ancak %5-6.5 kadarını oluşturmaktaydı. Ekilen alanların %89.5’i hububat, %3.9’u baklagiller ve %6.6’sı ise endüstriyel bitkilerin üretimine ayrılmıştı. 1923’ten başlayarak 1938 yılına kadarki dönemde bir grup topraksız çiftçiye ve muhacirlere 3.7 milyon dekar tarım toprağı dağıtılmış ve meralar da tarıma açılmıştır.

1929 yılında yaşanan Büyük Dünya Ekonomik Krizi ile birlikte önceleri ekonomik anlamda geçmiş ile bir süreklilik ilişkisi içerisinde olan Türk ekonomik yapısı ulusal - korumacı – devletçi sanayileşme sürecine girmiştir. Bu dönemde “Üç Beyaz” siyasaları çerçevesinde üç temel tarımsal hammadde olan “buğday, şeker pancarı ve pamuk”a dayalı sanayileşme hedeflenmiş ve kısa sürede devlet eliyle şeker, un ve dokuma fabrikaları Türkiye’nin her tarafında boy göstermeye başladı. Doğal olarak ülkenin ürün deseninde ve tarım tekniklerinde de bu ürünlere dayalı değişim ve gelişmeler yaşanmıştır.

1937 yılında kurulan ve sonradan Devlet Üretme Çiftlikleri ve bugün de TİGEM adını alan Zirai Kombinalar Teşkilatı sayesinde çiftçinin gereksinim duyduğu tüm girdilerin temini yoluna gidilmiştir. İşte bu yıllar, tarımda eğitimden uygulama çiftliklerine, yönetimden örgütlenmeye, teknik işletmelerden fabrikalara, üretici desteğinden dış satıma kadar giden çok yönlü ve entegre bir anlayışla ele alınan hızlı bir yapılaşmanın, kurumlaşmanın olduğu yıllardır (Dernek, 2006).

Uzun süren II. Dünya savaşı ve bunun etkilerinin sürdüğü yıllarda (1939-1946) en çok olumsuz etki tarım sektöründe görülmüştür. Üretim düşüşleri, kıtlık, karaborsa ve hatta fiyat enflasyonu sorunları bu dönemde ciddi sıkıntılar yaşatmıştır. 1945 yılında çıkarılan 4753 sayılı “Çiftçiyi Topraklandırma Yasası” ile devlete ait arazilerin bir bölümü 432 bin aileye, aile başına ortalama 51.6 dekar olmak üzere dağıtılmıştır. Ancak bundan rahatsız olan büyük toprak sahipleri ülke siyasetinde oldukça önemli değişimlere neden olmuşlardır. Adnan Menderes ve arkadaşları yasaya karşı çıkarak 1946 yılında CHP’den ayrılarak Demokrat Partiyi kurmuşlar ve ülke siyasetinde çok partili sisteme geçiş yaşanmıştır.

1946 – 1953 yılları “göreli açık pazar koşullarında tarıma dayalı büyüme yılları” ve 1954-1961 yılları “iç pazara yönelik korumacı dış ticaret” siyasalarının izlendiği yıllar olarak tanımlanabilir (Günaydın, 2008). 1946 – 1960 plansız döneminde tarımsal büyüme üzerindeki en önemli etkenlerden birisi traktörleşme ve makinalaşmaya verilen önem ve teşviklerdir. 1945’te 1,000 olan traktör sayısı 1955’te 50,000’e çıkartılmıştır. Bu sayede işlenen alanlar genişletilebilmiş ve üretimde verim ve kalitede önemli düzeyde artışlar sağlanabilmiştir. Sonuçta ekim alanları 14.5 milyondan 18.8 milyon hektara çıkmış, tarımsal üretim 1 kat artmış, özellikle buğday ve arpada ekim alanları %100’lere üretim miktarları % 135’lere ve verim de %50’ye varan oranlarda artırılabilmiştir. Ancak diğer yandan, tarımın milli gelirdeki payı %37.5’ye, kırsal alanda yaşayan nüfus oranı %68’e düşmüş ve Türkiye buğday ihraç eden ülkeler arasında dördüncü sırada yer almıştır.

Planlı dönem olarak ta tanımlanabilecek olan 1960-1980 döneminde ise özellikle tarım alanında kamunun müdahaleleri kendini göstermiştir. Bu kapsamda; Toprak Mahsülleri Ofisi, Tekel, Şeker Şirketi, Çay – Kur, Tarım Satış Kooperatifleri aracılığı ile devlet destekleme alımları yapılmış,  piyasaya kamu müdahalesi tarım ürünleri fiyatlarının belli bir düzeyin üstünde kalmasına neden olmuştur.

24 Ocak 1980 kararları ile, 1980 sonrası dönemde neoliberal - serbest piyasa ekonomisine geçiş başlatılmış, devlet özellikle özel teşebbüslerin yatırımlarına teşvik uygulamaları ile ekonomiye yön vermeye başlamıştır. Bu süreç, tipik bir IMF istikrar politikası paketi ve Dünya Bankası yapısal uyum programının tüm unsurlarını içermektedir, şöyle ki; devalüasyon, KİT zamları ve fiyat denetimlerinin kaldırılması, tarımsal destekleme kapsamının daraltılması, tarımsal ürün fiyatlarının baskılanması ve iç ticaret hadlerinin Cumhuriyet döneminde görülmemiş ölçüde tarımın aleyhine dönmesi ile kendisini göstermiştir. Tarım sektörünü yönlendiren, gelişimi üzerinde çok büyük etkileri olan ve aynı zamanda piyasa oluşumunda etkileri olan Yem Fabrikalarının, Et ve Balık Kurumu’nun, Süt Endüstrisi Kurumu’nun, Zirai Donatım Kurumu’nun, Gübre Fabrikaları’nın, Şeker Fabrikalarının, Tekel’in ve daha nice Kamu İktisadi Teşekküllerinin özelleştirildiği ve tarım sektörünün çöküş dönemidir.

Bugün geldiğimiz noktada; tarım, istihdamın %28’ini, Gayri Safi Milli Hasıla’nın (GSMH) ise %10.5’ini oluşturmaktadır. Sahip olduğu iklim ve toprak özellikleri ve zengin bir tarımsal üretim potansiyeline rağmen ve dünyanın lider ve önder ülkeleri arasında bulunması gerekirken ne yazık ki uzun yıllardır izlenen söz konusu neo-liberal politikalar sonucunda, ülkemiz tarımı üreterek büyüyen değil dış ticaret dengesinin aleyhine büyüdüğü ve “kendine yeter” olma özelliğini dahi yitirerek yok olma sürecine girmiş bulunmaktadır. Pamuk gibi çok stratejik ürünlerde dahi uygulanan yanlış ve eksik politikalar sonucunda zarar eden üreticilerimiz sadece bu ürünlerden değil, ne pahasına olursa olsun, üretim sürecinden dahi kaçar olmuşlardır.

Küreselleşmenin bir gereği olarak son 25 yıldır uygulanan neo-liberal ekonomik, sosyal ve kültürel politikalar ve özelleştirmeler ile sosyal devlet korumasından uzaklaştırılan ve müşteri konumuna getirilen köylünün ve çiftçinin, çetin piyasa koşullarına ve ulusaşırı sermayenin egemenliğine hızla terk edilme sürecinde olduğunu artık tüm yurttaşlarımızın görmesi gerekir. İşte bu nedenledir ki bugün verimsizlik, gıda güvenliği, çiftçi gelir düzeyinde gerileme, kırsal yoksulluk ve işsizlik ve diğer birçok sorun ile karşı karşıya kalıyor ve ülkemiz bitkisel ve hayvansal gen kaynaklarının yok olması ve yerli tohum, yerli anaç, yerli damızlık vb alanlarda dışa bağımlılığımızı derinleştiren uygulamaları yaşıyoruz. Diğer yandan, Cumhuriyet döneminde çeşitli defalar çözülmeye çalışılmışsa da bir türlü başarılamamış olan toprak mülkiyet dağılımındaki adaletsizlik ve çok parçalılık, sulama yatırımlarının yetersizliği, kırsal altyapı, kurumsal yapılanma ve benzeri yapısal sorunlar ile birlikte bitkisel ve hayvansal üretimde verimlilik ve kalite sorunlarının da mutlak surette ve öncelikle çözülmesi gerekmektedir.

 

Prof.Dr.Kamil Okyay Sındır

Ekleme Tarihi
11.11.2008
Ekleyen Kişi
Kamil Okyay Sındır


Paylaş | |
 DİĞER YAZILARI